Ruhsal Hastalık Meselemiz

Günümüz yaşam koşulları düşünüldüğünde herkesin stres, sağlıksız çevre koşulları, işyerinde uğradığı mobbing, duygusal sorunlarla baş edememe gibi sıkıntılarla yüz yüze olduğu bir gerçek. Bu gerçekliğin arkasında ise artan ruhsal hastalık oranları ve hastalık yükü bulunuyor. Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nün verilerine göre dünya genelinde her dört kişiden biri yaşamlarının bir noktasında ruhsal veya nörolojik bozukluklardan etkileniyor. Yaklaşık 450 milyon insan ise, bu tür rahatsızlıklardan muzdarip ve ruhsal bozukluklar dünya çapında kötü sağlık ve maluliyetin önde gelen nedenleri arasında (WHO, 2001).

Ruhsal hastalıkların yaygınlığı bu kadar yüksek iken, çarpıcı bir veri daha geliyor: bilinen bir ruhsal hastalığı olan kişilerin yaklaşık üçte ikisi bir sağlık çalışanından yardım istemiyor. Damgalama (Stigma), ayrımcılık ve ihmal, bakım ve tedavinin ruhsal hastalığa sahip bireylere ulaşmasını engelliyor (WHO, 2001). Bu da demek oluyor ki ruhsal hastalığa sahip bireyler hastalığın getirdiği güçlüklerin dışında tedaviye erişememe, ihmal ve ayrımcılıkla yüz yüze kalma gibi çok daha büyük zorluklarla karşılaşıyor. Tedavileri ya hiç başlayamıyor ya da başlasa bile devam edemiyor.

Kol kırılır yen içinde kalır misali, ruhsal hastalığa sahip bireyler sorunları ile baş başa kalıyor. Bu noktada özellikle gelişmekte olan ülkelerde bakım rolünü de çoğunlukla aile üyeleri üstleniyor. Peki ailelerin ihtiyaç ve sorunları neler? Onlar neler yaşıyor?

Tedavi sistemlerinin yetersiz kaldığı durumlarda başrolü aileler üstleniyor. Aileler; hastalığı kabullenmeme, gizleme, yalnızlık, sosyal destek azlığı, dışlanma, damgalanma, ihtiyaç duydukları hizmetlere ulaşamama gibi farklı boyutlarda sorunlar yaşıyor.

Ruhsal hastalığa sahip olma, “suç”, “eksiklik”, “delilik” gibi kavramlarla eşdeğer tutulduğu için aileler hem hastalığı kabullenmekte zorlanıyor hem de bu nedenle mevcut durumu gizleme eğiliminde oluyor. Bu durum da onları yalnızlığa itiyor.

Hiç unutamadığım bir vakada 70 yaşındaki anne evden hastaneye gitmek dışında hiç dışarı çıkmadığını, çünkü dışarı çıktığında komşuların hep kızını sorduklarını ve bu durumdan çok rahatsız olduğunu söylemişti. Düşünebiliyor musunuz, etraftakiler soru sormasın diye dışarı çıkmaktan çekinen, sosyal hayatını sıfırlayan bir kadın!

Ruhsal hastalıklara bağlı dışlanmanın boyutları tek tek bireyler üzerinde bu kadar yıkıcı olabiliyor. Bu nedenle de aileler yaşadıkları hastalığı -özellikle de şizofreni gibi ağır ruhsal hastalıklar söz konusu ise- saklıyorlar. Hatta bazı durumlarda yaşanan hastalığı çocukları aile içinde dışlanmasın diye teyzesinden, amcasından bile saklıyorlar. Bu noktada karşımıza sosyal destek bulamama sorunu çıkıyor. Ailelerin çoğu sorunlarını kimse ile paylaşamadığını iletiyorlar. Hastalığa bağlı yüklerin boyutunu siz düşünün.

Ailelerin yaşadığı bir başka sorun ise tedavi hizmetlerine erişememek. İhtiyaç duydukları hizmetlerin birçoğu halihazırda mevcut değil. Ya da ayda bir gittikleri doktora sadece ilaç yazdırabiliyor, kafalarında kalan sorulara cevap bulamıyorlar.

Ruhsal hastalıklara bağlı damgalama ve dışlanmanın ise boyutları daha da büyük. İş bulamama, eğitim hayatından uzaklaşma, sosyal yaşamdan geri çekilme gibi farklı alanlarda sorunlar yaşıyorlar. Bakım veren aile üyelerinin de iş, sosyal yaşam gibi alanlardaki gerilemelerini göz önüne alınca sorunun boyutları ortaya çıkıyor.

Aileler ne tür hizmetlere ihtiyaç duyuyor?

Bu konuda gelişmiş ülkelerdeki hastaların birlikte yaşadığı profesyonel bir hizmet olan kulüp evi tarzı örgütlenmelere ihtiyaç duyuyorlar. Ayrıca aile üyelerinin sosyal ihtiyaçlarını karşılamak için ya da sadece dinlenmek için bakım rolüne ara vermeye ihtiyaçları var. Bu bağlamda günlük, saatlik, haftalık bakım hizmetlerini talep ediyorlar.

“Ailelerin en büyük korku ve endişesi kendileri öldükten sonra bakım işini kimin yürüteceği.”

Ailelerin ihtiyaçlarından biri de ruhsal hastalıklar, aile içi iletişim, çatışma çözümü gibi konularda eğitim alma ve bilgilendirilme ihtiyacı. Üstelik bu eğitimler sadece bir kere değil, süreç içerisinde ailelerin farklılaşan ihtiyaçlarına yönelik düzenli olarak yapılandırılmalı. Ailelerin duygusal yüklerini azaltacak grup çalışmaları da bu noktada önem taşıyor. Aileler, ruhsal hastalıklara sahip bireylerin istihdam edilmelerinin çok önemli olduğunu vurguluyorlar. İstihdam hayatına katılmanın bu bireyler üzerinde olumlu faydaları olduğu pek çok çalışmada kanıtlandı (Soygür, Yüksel, Eraslan, Attepe Özden, 2017; Can Öz ve Ünsal Barlas, 2017). Bu hem sosyal dışlanmanın önüne geçen hem de aile üyeleri üzerindeki yükü azaltan bir faktör olacaktır.

Sosyal Hizmet Mesleği Devrede: Biz Neler Yapabiliriz?

Öncelikle olarak çalıştığımız tüm alanlarda ruhsal hastalıklara yönelik farkındalığın artırılmasına ihtiyaç bulunuyor. Ruhsal hastalıklara bağlı dışlanma ve damgalanma sorunlarının aşılmasında bu çok önemli. Ruhsal hastalığa bağlı bakım sorunlarının çözülmesi için bakım hizmetlerinin geliştirilmesinde rol alabilir, aileler adına savunuculuk faaliyetleri yapabiliriz.

Sosyal hizmet mesleğinin “sessizlerin sesini duyurma” işlevinden yola çıkarak ailelerin ihtiyaçlarına cevap veren hizmetlerin oluşturulmasında onların sesi olabilir, aile örgütlenmelerinde başı çekebiliriz.

Ruhsal hastalığa sahip birey ve ailelerin eğitim ihtiyaçlarını karşılamak için özellikle sağlık kuruluşlarında, toplum ruh sağlığı merkezlerinde, sağlıklı yaşam merkezlerinde çalışan sosyal hizmet uzmanlarının sosyal beceri eğitimleri, grup çalışmaları, psikoeğitimler gibi farklı yöntemlerle işlev göstermesi şart. Sonuç olarak ruhsal hastalığa sahip birey ve aileleri için, onların sesi olmak için yapılacak çok fazla şey var. Önemli olan hakça hizmet almalarını sağlamak.

Sosyal hizmet uzmanları olarak bunları gerçekleştirmek için gücümüz var!

Yazar Hakkında: DR. SEDA ATTEPE ÖZDEN

2009 yılında Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Sosyal Hizmet Bölümü’nden lisans derecesi ve Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünden yandal derecesi alarak mezun oldu. Aynı yıl, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyal Hizmet Anabilim Dalı’nda bütünleşik doktora programı öğrencisi oldu ve Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Sosyal Hizmet Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. 2009-2013 yılları arasında Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Sosyal Hizmet Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 2015 yılında “Şizofreni Tanısı Almış Bireylerin Ailelerinin Bakımverme Deneyimleri ve Sosyal Destek İlişkilerinin Psikiyatrik Sosyal Hizmet Temelinde İncelenmesi” başlıklı teziyle doktora derecesini aldı ve aynı yıl Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Sosyal Hizmet Bölümü’ne yardımcı doçent olarak atandı. Halen Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Sosyal Hizmet Bölümü’nde doktor öğretim üyesi olarak çalışmalarını sürdürmektedir. [email protected]

KAYNAKLAR

Can Öz, Y., Ünsal Barlas, G. (2017). Şizofreni hastalığı olan bireylerin işe yerleştirme ile ilgili görüşleri ve beklentileri: niteliksel bir çalışma. Kocaeli Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi, 3(3), 28-32.

Soygür, H., Yüksel, M. M., Eraslan, P., Attepe Özden, S. (2017). Mavi At Kafe’nin 6 yılda öğrettikleri: Şizofreni hastalarının gözünden iyileşmeye katkıda bulunan etmenler-nitel bir analiz. Türk Psikiyatri Dergisi, 28(2), 75- 80.

World Health Organization. (2001, October 4). World Health Report. Eylül 26, 2018 tarihinde World Health Organization: http://www.who.int/whr/2001/media_centre/press_release/en/ adresinden alındı

Bu yazı sosyalhizmetmagazin.com adresinden yazının yaygınlaştırılması ve ilgililere daha kolay ulaşması amacıyla sosyalhizmetmagazin.com adresinden alınmıştır,

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Anti-Spam Quiz: