Osmanlı Devleti’nde Çocuk Koruma Sistemi

0
2022

 

Giriş

Toplumların geleceğinin inşasında önemli bir unsur olan çocuklar, tarih boyunca ilgi odağı olmuştur. Çocukların iyi bir eğitim sisteminden geçirilmesi, beden ve ruh sağlıklarının korunması Devletlerin kültür ve medeniyet değerlerinin geliştirilerek geleceğe taşınmasında önemli bir yer tutmaktadır. Ayrıca bir ülkenin gelişmişlik düzeyi insan kaynağının kalitesiyle ölçülür. Çocukların çağın gereklerine göre donanımlı bir şekilde yetiştirilmeleri de o ülkenin insan kaynağının sağlam olmasının teminatıdır. Aynı şekilde çocukların sorunlu olması da, o ülkenin geleceği açısından tehlikeli sonuçlar doğurabilmektedir. Bu nedenle insan merkezli bir medeniyetin uygulayıcısı olan Osmanlı Devleti de bünyesinde barındırdığı çocukların ihtiyaç ve sorunlarına duyarsız kalmamış, geliştirdiği ve tatbik ettiği bir takım sistemlerle çocukların sağlıklı kişilik gelişimlerini sağlamaya çalışmıştır.

Tarih boyunca savaşlar, salgın hastalıklar, tabi afetler, göç ve yoksulluk gibi durumlarda en çok zarar gören kesim çocuklar olmuştur. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde Balkanlar’da, Ortadoğu’da, Kafkaslarda ardı ardına yaşanan savaşlar kadınların dul ve çocukların yetim kalmasına neden olmuştur. Savaş sonrası kaybedilen topraklardan İmparatorluğun Büyükşehirlerine göçler başlamış, şehirlerde yoksul ve kimsesiz çocuk sayısında artışlar görülmeye başlamıştır. Bu durum karşısında Osmanlı’da uzun yıllar hayırlı hizmetlerde bulunmuş Vakıfların imkânları yetersiz kalmış ve Devlet eliyle yeni kurumlar açma ihtiyacı hâsıl olmuştur. II. Mahmut’un tahta çıkması ve Tanzimat Fermanı ile birlikte modernleşme sürecini başlatan Osmanlı Devleti, çocukların korunması konusunda da Cumhuriyet Dönemi’ne ışık tutacak örnek çalışmaları başarı ile uygulamıştır.

Çocuklar savunmasız oldukları için tarihin her döneminde olduğu gibi, günümüzde de her türlü ihmal ve istismara maruz kalabilmektedir. İhmal ve istismar ise çocukların hem bedensel, hem de ruhsal gelişimleri üzerinde onarılması mümkün olmayan travmalara neden olmaktadır. Çocukların maruz kaldıkları bu olumsuz durumlar karşısında Devletler bir dizi yasal tedbirlerle çocukların haklarının korunması yönünde önlemler almışlardır. Tarihi süreç içerisinde ortaya çıkan gerek uluslararası, gerekse iç hukuk düzenlemeleri sayesinde günümüzdeki modern çocuk koruma sistemi oluşmuştur. Olaya Ülkemiz açısından bakacak olursak; Cumhuriyet’in ilanı ile başlayıp gelişerek günümüze kadar gelen çocuk refahı alanında Osmanlı Döneminde gerçekleştirilen güzel uygulamaların izlerini görmek mümkündür. Osmanlı Devleti’nin çöküş dönemi olarak ifade edilen 19. yüzyılda sosyal hizmetler adına yapılan uygulamaları gördükçe, Osmanlı’nın insan merkezli bir medeniyeti temsil etmenin manevi mesuliyetini hakkıyla ifa ettiğine şahit olmaktayız. Elbette uygulamada yetersizlikler ve eksiklikler olabilir, ancak o dönemin ağır şartları göz önüne alındığında yapılanların hiç de azımsanacak işler olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.  

Bu çalışmamızda Osmanlı’dan Cumhuriyet Dönemi’ne kadar “korunmaya muhtaç çocuklar” alanında ortaya çıkan kurumsal yapılanmalar ve yasal düzenlemeler özet olarak incelenecektir.   

Osmanlı Devleti’nde Çocukların Korunması

Osmanlı Devleti bir vakıf medeniyetiydi. Sosyal yardımlaşma ve dayanışmaya büyük önem veren Osmanlı Devleti’nde vakıflar; dinî, sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel ve askerî alanlarda hizmetler veriyordu.[1] Vakıf kelime anlamı itibariyle “bir şeyi daimi olarak durdurmak” demektir. Terim anlamıyla; “bir malı mülkiyetten çıkarıp çıkarlarını müebbeden bir hayır işine tahsis ederek saklamak” şeklinde ifade edilmektedir. Ancak vakfın kelime anlamındaki ‘durdurmak’ fiilini şu manada anlamak gerekir: Bir malı alım-satımdan alıkoyup (durdurup) menfaatini devamlı olarak fakirlere tayin etmek. Bir başka deyişle, bir malın-mülkün alım-satımından doğan faydasını, ona sahip olan açısından durdurmak ve ona ihtiyacı olan başkalarına devamlı olarak tahsis etmek.[2] Bu anlamıyla vakıflar özellikle toplumda yardıma muhtaç durumda olan kadın, çocuk, yaşlı ve özürlülere yönelik önemli hizmetler ifa etmekteydi. 18. yüzyıl sonlarında yalnızca İstanbul’daki vakıf imarethanelerinde her gün 30.000 fakire yemek ikram ediliyordu.[3] 19. yüzyılın başına kadar merkezi idarenin sistemli bir müdahalesine maruz kalmayan vakıflar, sistemin yozlaşması gerekçesiyle, özellikle II. Mahmut döneminde müdahalelere maruz kalmış ve 1826 yılında kurulan Evkaf-ı Hümayun Nezareti’ne bağlanmaya ve idareleri de memurlara bırakılmaya başlanmıştır.[4] Vakıfların merkezi otoritenin kontrolüne girmesi ile birlikte, hareket alanları kısıtlanmış ve yoksullara yönelik hizmetler Devlet eliyle yapılmaya başlanmıştır.

19. yüzyılda Avrupa Devletleri’nin sanayi inkılâbı sonrası kent nüfuslarının artması nedeniyle oluşan sosyal sorunlarla Osmanlı Devleti henüz tanışmamıştır. Ancak yoksulluk, savaşlar ve göç gibi nedenlerle yetim kalan çocukların korunması için bazı müesseselerin kurularak tedbirler alındığı anlaşılmaktadır. Bütün geleneksel toplumlarda olduğu gibi Osmanlı toplumunda da çocuklar öncelikle aile içinde korunur; özel olarak korunmaya ihtiyaç duyduğunda ise yine geniş aile çevresine öncelik verilirdi.[5] Tanzimat dönemi modernleşme sürecinin başlangıcı olduğundan, devletin çocuklar için koruyucu önlemler almaya başladığı görülmektedir.[6] Makalemiz boyunca Ülkemiz adına modern çocuk koruma sisteminin ilk örnekleri olan bu tedbirleri ve müesseseleri ele almaya çalışacağız.

1. İlk Çocuk Rehabilitasyon Merkezi: Niş Çocuk Islahhaneleri

Bir yarısı Türkçe, diğer yarısı ise Bulgarca olarak yayınlanan Osmanlı’nın ilk vilayet gazetesi Tuna’nın 17 Ekim 1866 Çarşamba günü çıkmış olan 114. sayısında Niş Islahhaneleri hakkında geniş bir habere yer verilmiştir. Haberde şu bilgiler bulunmaktadır: Tuna Vilayeti Valisi olarak görev yapmakta olan Midhat Paşa tarafından, Niş Eyaleti’nde yönetici olarak bulunduğu sırada, bir kısım mahalli memur ve bölgenin hamiyet sahibi kişilerinin maddi katkılarıyla Niş merkezinde ayrım yapılmaksızın gerek Müslüman ve gerekse Hıristiyan Nişli ailelerle muhacir (Çerkez) çocuklarından yetim ve öksüz olup kendilerine bakacak diğer yakınları bulunmayanlarla, yakınları olmakla birlikte bakımları ve yetiştirilmeleri için dilekçe ile müracaat edilenlerin kabul edildiği Islahhane isimli bir kurum oluşturulmuştu. Bu Islahhanede bir müdür ile İslam ve Hıristiyan yeteri kadar öğretmen ve çocuklara meslek öğretecek ustalar görevlendirilmişlerdi. 4-15 yaşları arasında Müslüman-Hıristiyan ayırımı yapılmaksızın 201 öğrenciye hizmet veren Islahhanede okuma-yazma öğretiminin yanında sanat eğitimi de verilmiştir. 1863 yılı başlarında kurulan Niş Islahhanesi açılıştan iki buçuk senelik bir süre geçtiğinde burada kalan çocuklar okuma-yazma yanında terzilik öğrenmiş “potur ve setreden” ibaret olan jandarma askeri kıyafetleriyle her çeşit “kundura, çizme ve potin” dikip hazırlamayı öğrenmişlerdir.[7] Günümüzdeki endüstri meslek liselerine benzer bir eğitim veren Islahhane, yetim çocukların koruma ve bakımlarının sağlanması bakımından da yetiştirme yurtlarına benzetilebilir. Kimsesiz ve korunmaya muhtaç çocuklara yönelik ilk sistemli kurumsal girişim olan Islahhaneler daha sonra Rusçuk ve Sofya’da da açılmıştır. Mithat Paşa’nın oğlu Ali Haydar babasının hatıralarını derlediği eserde bu müesseselere niçin Islahhane isminin verildiğini şöyle izah etmiştir: Yeni açılan bu kuruma isim bulma amacıyla Kur’an-ı Kerim’den tefe’ül edilmesi uygun bulunmuş, neticede 34. sayfanın başındaki Bakara Suresi’nin 220. ayeti (”Sana yetimlerden soruyorlar, de ki: Onların işlerini düzeltmek hayırlıdır.”) çıkmış ve buradaki ‘ıslah’ kelimesi okula isim olarak verilmiştir.[8]

Osmanlı’da kimsesiz ve korunmaya muhtaç çocuklara ilişkin ilk yatılı kurum deneyimi olan bu ıslahhaneler, gerçek anlamda bir yetimhane ya da ‘eytamhane’ olarak değil, Müslüman ve Hıristiyan kimsesiz çocukların ‘tahsil ve terbiyelerine bakmak, sanat öğretmek için’ oluşturulan bir tür ‘sanayi mektebidir’ aynı zamanda. Midhat Paşa’nın sanayi mektebi deneyimi II. Abdülhamit tarafından kabul görmüş, benzeri kurumlar diğer eyaletlerde de kurulmuştur. Hatta Midhat Paşa tarafından ‘ıslahhaneler’ için hazırlanan Islahhaneler Nizamnamesi’nin 1903 yılında İstanbul’da kurulacak olan ‘Darülhayr-i Ali’ adlı kimsesiz Müslüman yetimler ‘darüleytamının’ işletilmesine kaynaklık ettiği belirtilmektedir.[9]

Midhat Paşa ‘ıslahhaneleri’ kurarken bölgede bulunan imkânlardan yararlanmasını bilmiştir. Bu kurumları açarken bölgede bulunan Polonyalı ve Macar mültecilerin bilgi ve deneyiminden de yararlanmış; bu kişiler arasında bulunan mühendis ve teknisyenler ‘ıslahhane’lerde öğretmenlik yapmışlardır. Sonuç olarak Midhat Paşa’nın erken modern dönem ‘ıslahhane’ deneyiminin hem yoksul ve kimsesiz Müslüman ve Hıristiyan çocukların mesleki eğitimi anlamında sanayi mektebi görevi alması, hem de kimsesiz korunmaya muhtaç çocukların barındırılması anlamında işlev görmesi, korunmaya muhtaç çocuklara yönelik daha sonra ortaya çıkacak ‘yetimhane’ ya da ‘darüleytamların’ şekil almasında önemli bir model olmuştur.[10]

Mithat Paşa Niş Islahhanesi’nde farklı etnik kökenden çocukları bir araya getirerek, ileride ortaya çıkacak milliyetçilik akımlarının etkisini azaltmaya hedeflemiş olmalıdır. Ayrıca ıslahhanelerde iş ve uğraşı atölyeleri açılarak, kimsesiz çocukların hem meslek sahibi yapılmaları, hem de meşguliyet tedavisi yoluyla sosyalleşmeleri hedeflenmiştir. Bu anlayış ve modelin günümüzde sokak çocukları ile yapılan çalışmalarda uygulandığı göz önüne alındığında Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyılda sosyal alanda önemli ilerlemeler kaydettiğini ifade edebiliriz.

2.  Eğitim ve Bakım Kurumu: Darüşşafaka

Adı “şefkat yurdu” anlamına gelen Darüşşafaka, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde bir derneğin himayesinde ve bir sivil oluşumun öncülüğünde kurulan ilk parasız özel okuldur. Kurulduğu zamanki tam adı Darüşşafakatü’l- İslâmiyye’dir. Devlet desteğini de kazanmış olan bu okulun temeli, açılmasına ön ayak olan Cemiyet-i Tedrîsiyye-i İslâmiyye’nin kurulmasıyla atılmıştır.[11] Darüşşafaka’nın kuruluşundaki ilk amaç, Cemiyet-i Tedrîsiye-i İslâmiye’nin Kapalıçarşı önündeki esnaf çıraklarını eğitmektir. Bu sebeple cemiyete, Kapalıçarşı civarında Örücüler Kapısı’nda bir okul tahsis edilmiş, akabinde bu binanın onarımına başlanmıştır. Mektebin yeri için, Beyazıt Meydanı yakınında bulunan Simkeşhane’nin yanındaki Valide Mektebi ayrılmıştır. Binanın ve eğitim araçlarının hazırlanması ile birlikte 1865 yılında derslere başlanmıştır.[12]

Kuruluşuyla birlikte ilk nizamnamesini de hazırlayan Cemiyet, gayesini öncelikli olarak öksüz ve kimsesiz çocuklar olmak üzere, sınıf ayırt etmeksizin bütün çocukların dinî bilgiler, her türlü evrakı kısa zamanda okuyup yazmayı öğretmek için eğitim verileceği ve derslerin esnafa kolaylık olsun diye çarşının açılışından iş zamanının gelişine kadar olacağını bildirmiştir. Söz konusu bu eğitimlerden herhangi bir ücret alınmamasının yanında ihtiyacı olanların eğitim masrafları da karşılanmıştır. Bunun yanında, başarılı olup eğitime devam edebileceklere de maddi destek sağlanmıştır.

İlk yıl için 54 öğrenci alınan okulda eğitim 8 yıl olarak belirlenmiştir. İbtidaî-İdâdî ve Rüşdiye olarak belirlenen sınıflar doğrultusunda eğitimin ilk altı yılı İbtidai-İdadi-Rüşdiyeye, son iki yıl ise “Âli” kısma tahsis edilmişti. Buna ek olarak son sınıf, Telgraf ve Fen Mektebi adıyla da eğitim vermiştir. İlk öğretmenler, çoğunlukla asker kökenli veya İstanbullu aydınlardan oluşmaktaydı ve tamamen fahri olarak görev yapmaktaydılar.

Darüşşafaka mektebi öğrenci kabulünü bir nizamname ile düzenlemiş ve bazı şartları haiz olan öğrenciler okula kabul edilmiştir. Öğrencilerde aranan şartlar şöyledir:

1. 10 yaşından aşağı, 12 yaşından yukarı olmamak,

2. Ana -baba veya yalnız birinden mahrum olmak (imtihanda eşit puan alırsa anası-babası olmayana öncelik verilir),

3. İlk mekteplerin en az dördüncü sınıfına kadar okumuş olmak veya o derece tahsil gördüğü imtihan neticesinde sabit olmak,

4. Herhangi bir hastalığı olmamak ve bünyesi tahsile uygun olmak,

5. Müslüman evladı olmak ve ailesi namus erbabından olmak.

Nizamnamede ayrıca öğrencilerin her türlü masraflarının cemiyet tarafından karşılanması, bir idare, bir de eğitim kurulu oluşturulması, mektebin ve talebelerin durumu ile yakından ilgilenmek üzere bir müdür, bir de müdîre tayin edilmesine karar verilmiştir. Ayrıca, öğrencilerin askeriyede ve devlet dairelerinde çalışabilmeleri için eğitilmelerine ve de geceleri okulda kalabilmelerine imkân verilmiştir. Mektep binası iki taraflı yapılarak kız öğrencilerin de alınması düşünülmüş fakat bazı sakıncalar ileri sürülerek kız öğrenci alınmasından vazgeçilmiştir.[13]

Darüşşafakalıların mesleklerine ve fiilen yaptıkları islere bakıldığında, bunların büyük çoğunluğunun devlet kadrolarını oluşturduğu görülür. Mezunların küçük bir kısmı kendi hesabına veya özel sektörde çalışmaktadır. Hükümet, Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi’nin muhalefetine karsın gümrük sisteminde reformlar gerçekleştirmek üzere çalışmalara girişmiş, reformların uygulanmasında bürokratlara düsen payın önemini düşünerek seçkin bir kadrolaşmaya gitmiştir. Darüşşafakalılar bu kadrolaşma içinde de yoğun olarak yer almışlardır.[14]

Günümüzle kıyaslandığında; yetiştirme yurtlarında bakım ve korunma altında bulunup da 18 yaşını tamamlayan gençler de özel yasal düzenlemeyle devlet kadrolarında kendilerine ayrılan kontenjan sayesinde işe yerleştirilmektedirler. Korunmaya muhtaç çocukların toplumsal yaşama uyum sağlamalarında önemli bir unsur olan iş ve statü sahibi olma imkanının Osmanlı Devleti’nde de sağlanmış olması, örnek bir uygulama olarak tarihteki yerini almıştır.

3. Yetimlerin Haklarının Korunması: Eytam Keseleri ve Emval-i Eytam Nezareti

Osmanlı’da yetimlerin korunması için alınan tedbirler ve oluşturulan vakıflar bir tarafa bırakıldığında, onlar için meydana getirilen en ciddi örgütlenmenin, vasilik görevinin uygulanmaya konulması ve eytam keselerinin kurulması olduğu belirtilebilir. Osmanlı toplumunda, yetimlerin miras yoluyla kalan menkul ve gayrimenkul malların vasileri tarafından işletilmesi ve sermayenin kontrol altına alınarak elde edilen gelirin bu şahısların ihtiyaçlarının karşılanması için harcanması, reşit olduklarında ise mallarının kendilerine teslim edilmesi için oluşturulan kurumlara, eytam keseleri adı verilmekteydi. Bu sisteme eytam kesesi adının verilmesinin nedeni, yetimlerin miras olarak kalan paralarının, bu paraların işletimine dair evrakın, gayrimenkullere ait belgelerin ve benzeri vesikaların kumaştan yapılmış bir torba veya çanta anlamında olan bir kesenin içine konmasındandır. Yetimler reşit olduklarında bu keseler feshedilmekte ve miras olarak kalan mallar kendilerine şahitler huzurunda teslim edilmektedir.[15]

Tanzimat modernleşmesinin çocuk alanındaki tezahürlerinden biri de yetim kalmış çocukların mallarının korunmasını hedefleyen ‘Eytam İdaresi‘nin kurulmasıdır. Yetim çocukların mallarını ve paralarını koruma 19. yüzyıl öncesinde şer’i işler arasında sayılmakla birlikte, bu işlerin modern devletin görev ve denetim alanına dâhil edilmesi 1851 yılında çıkarılan Eytam Nizamnamesi ile mümkün olabilmiştir. Bu nizamname ile yetim mallarına bakacak teşkilat anlamına gelen Emval-i Eytam Nezareti kurulmuştur. Bu teşkilat Tanzimat döneminde çocukların mallarını ve diğer haklarını korumak amacıyla oluşturulan ilk kurumdur. Ayrıca bu kurumla birlikte köylerde babası ölen ve yetim kalan her çocuğun Eytam İdaresi’ne bildirilmesi zorunluluğu getirilmiştir. Bunun yanında çocuğun haklarının korunması amacıyla vesayet kurumu oluşturulmuş; babası ölen çocuğa varsa öncelikle annesinin o da yoksa diğer bir akrabası vasi olarak atanmıştır. Nizamname, ölen kişiler ve yetim kalan çocuklarla ilgili bilgilerin bu teşkilata verilmesi zorunluluğunu da getirmiştir. Bu şekilde tespit edilen yetimlerin mal ve paralarının tespiti ve sayımı, korunması ve nemalandırılması Nezaretin görevleri arasında sayılmıştır. Görüldüğü gibi Tanzimat döneminde korunmaya muhtaç çocukların haklarının korunmasına ilişkin genel nitelikte ve merkezi idarenin müdahalesini öngören bir dizi yasal düzenleme yapılmıştır.[16]

4. Sokak Çocuklarının Barındırılması: Darülaceze, Darülhayr-i Alî

I. Meşrutiyet (1876-1908) dönemi kentsel nüfusun savaşlar nedeniyle denetimsiz artması, yoksul kentsel nüfusun devletin hazır olmadığı bir ‘asayiş’ sorunu olarak ortaya çıkması nedeni ile genel olarak yoksullara yönelik ve özel olarak muhtaç ve kimsesiz çocuklara yönelik kurumsal yardım yapılanmasını tetiklemiştir. Savaş nedeniyle büyük kentlere yönelik göç ilk olarak 1683 II. Viyana Bozgunu ile başlamış olmakla birlikte, 1877 Osmanlı-Rus Savası sonucu İstanbul’a akın eden göç çok daha geniş kapsamlı ve kalıcı etkiler bırakmıştır:

“1877 Osmanlı -Rus Savası’ndan sonra Rumeli’den binlerce kişinin İstanbul’a göç etmesi kentin yaşam düzenini büyük ölçüde etkilemişti. İlk göçmen kafilesi Temmuz 1877′de gelmiş bunu Ocak 1878′den itibaren günde 10.000 kişiye varan büyük göçler izlemişti. Göçmenlerin barındırılması, doyurulması, hastaların tedavi edilmesi büyük sorun olmuş bu işler için ‘İdare-i Umumiye-i Muhacirin Komisyonu’ kurulmuştu. Göçmenler bu komisyon denetiminde geçici olarak cami, medrese, tekke, okul, han hatta saraylara, bunlar yetmeyince uygun konaklara, yalılara ve evlere yerleştirilmişti. Temmuz 1877-Eylül 1879 arasında İstanbul’a 387.804 göçmen gelmiş, bakacak kimsesi ve geliri olmayan dul kadınlarla yetim ve öksüz çocuklar, Gülhane’deki Kırmızı Kışla’da açılan Muhacirin Dul ve Eytamhanesi’ne yerleştirilmişti. Hasta olanlar ise yine buradaki Muhacirin Hastanesi’nde tedavi edilmekteydi. Göçmenlerin azalması nedeniyle Muhacirin Komisyonu’nun lağvedilmesi üzerine 15 Ocak 1894 tarihinde bu kurumlar Şehremaneti’ne geçmiş ve Temmuz 1894′te Dulhane’deki kadınlar ve küçük çocuklar Darülaceze’ye nakledilmiştir.”[17]

Görüldüğü gibi, savaşlar nedeniyle başlayan kentsel asayiş sorunu ve kimsesizlik sorunu karşısında düzensiz de olsa, barındırma kurumları oluşturma çabalarında bir artış vardır. Bu da Midhat Paşa ile başlayan ‘kimsesiz çocuklar’ı korumaya yönelik merkezi devletin sorumluluk üstlenmesi ve bakım kurumları oluşturması geleneğinin sürdüğünü göstermektedir.[18]

Osmanlı tarihindeki en önemli sosyal kurumların başında gelen Darülaceze‘nin ortaya çıkmasının gerisinde İstanbul’un düzenini bozan ‘serseri’ ve dilencilerin disipline edilmesi ve böylece düzenin sağlanması ihtiyacı yatmaktadır. Darülaceze kapsam ve tür olarak ilk defa devlet tarafından planlanmış ve hizmete açılmış bir kurumdur. Darülaceze’nin açılmasına zemin hazırlayan 30 Mart 1890 tarihli Meclis-i Vükela’da dilenciler ve diğer gruplarla ilgili şu kararlar alınmıştır:

” (…) dilencilerden İstanbullu ve taşralı olanların tespit edilmesi; hasta kimsesiz ve çalışamayacak durumda olanların listesinin hazırlanması, taşradan işi gücü ve sanatı olmayıp da İstanbul’a gelmek isteyenlerin bundan böyle memleketlerinden salıverilmemeleri; işe güce yaramayanlar ile kimsesiz çocuklara bulundukları yerin belediyesi tarafından bakılması, çalışabilecek durumda olanların yol yapımında ve diğer imalat işlerinde çalıştırılarak geçimlerinin sağlanması için vilayetlere tebligat yapılmasının Dahiliye Nezaretine yazılması…”[19]

Sokaklarda yaşayan ve halkı rahatsız eden İstanbullu ya da muhacirlerden kendisini geçindirmeye gücü kudreti olmayanlar, erkek ya da bayanlar, Zaptiye Nezareti tarafından görevlendirilen polislerce bu şahısların adı, şöhreti, ikametgâhları, durumu, sahip çıkacak kimsesi bulunup bulunmadığı etraflıca araştırıldıktan sonra, jurnalleriyle birlikte Darülaceze’ye gönderilirdi. Ancak Darülaceze’ye gelip istifade etmek isteyen kişiler kendisine bakamayacak kadar maddiyattan yoksun olduğunu, hasta ve yaşlı olduğunu ilmühaberiyle veya güvenilir birinin şahitliğinin akabinde Darülaceze daimî heyetinin araştırmasından sonra aceze olarak Darülaceze’ye kabul edilirdi.[20]

Aceze olarak kabul edilen şahıslar, erkekler ve kadınlar için ayrı ayrı karantina koğuşlarına alınarak bulaşıcı hastalığı olup olmadığı kontrol edildikten ve hastalık taşımadığı anlaşıldıktan sonra eski elbiseleri yakılıp, temizlendikten ve yeni elbiseler giydirildikten sonra acezeler için ayrılan koğuşlara alınırdı. Bu zaman zarfında Darülaceze’ye yeni gelen aceze adaylarının hiç kimse ile temasına izin verilmemekteydi. Sağlık kontrolleri neticesinde, cüzzam hastası olanlar Darülaceze’ye alınmayarak Üsküdar’daki cüzzamhaneye, deli olduğu anlaşılanlar, bimarhaneye konulup, frengi hastası olduğu anlaşılanlar ise Darülaceze’de özel bir koğuşta bakılmaktaydı.[21]

Darülaceze bir yandan şehirdeki dilencilerin tutulduğu bir merkez olmakla birlikte; “hastaneleri, süt çocukları için kreşi, yetimler için eytamhanesi ile birlikte külli bir müessese olarak düşünülmüş olmanın yanı sıra, aynı zamanda sahip olduğu atölyelerle bir tür iş-evi, Osmanlıca tabiriyle darüssaydır da.” Darülaceze bu niteliği ile günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Darülaceze kent yoksullarından sadece dilenciler değil; kimsesiz genç, özürlü, yaşlı ve terk bebeklere de bakım hizmeti veren; hatta barındırdığı bazı atölyeleri ile 19. yüzyıl batı modelleri olarak ‘çalışma evleri’ gibi kurumlardan esinlenilerek oluşturulan bir kurumdur.[22]

II. Abdülhamid dönemi kentsel sosyal sorun olarak ‘sokak çocukları’ ile ilgili oluşturulan en önemli kurum olan Darülhayr-i Ali’nin niteliği; hangi gerekçelerle, hangi çocuklar için kurulduğu konusunda bazı belirsizlikler vardır. Esas olarak Müslüman kimsesiz çocukların barındırılması eğitimi ve meslek sahibi kılınması için II. Abdülhamit’in kurduğu varsayılan Darülhayr-i Ali’nin kuruluşunun gerisinde, 1890′lı yıllardaki Ermeni olayları ve bu olaylardan arta kalan binlerce savaş yetiminin bakımının uluslararası bir sorun haline gelme potansiyeline karsı önlem alma düşüncesi yatmaktadır.[23] Nadir Özbek bu durumu söyle açıklamaktadır:

“3 Nisan 1899 tarihinde Dâhilîye Nezareti tarafından Abdülhamid’e sunulan bir raporda bu durum açıkça ifade edilmektedir. “Bikes kalan Ermeni fukara-i Etfal’inin iskân ve iaşe ve talim ve terbiyeleri maksadıyla Palu ve Çünkeş’de tesis olunan yerler hükümetçe sedd olunduğundan etfal-i merkumenin iaşe ve terbiyesi niyet-i hayriye-i insaniyetkârane müsteza olduğu cihetle bunlara hükümet-i seniyyece bakıldığı takdirde bir şey denilemeyeceği Almanya ve İngiltere sefaretleri tarafından ifade kılınmış ve tebaa-i Devleti-i Aliyye’den bivaye ve muhtac-ı himaye olan Ermeni çocuklarının umur-ı iskam ve terbiyelerinin ecanibe bırakılmayıp hükümet-i seniyyece deruhte edilmiş bilvücude mütezi olmakla etfal-i merkumeden hakikate fakir ve bikes olanların miktarıyle bunların ne suretle ve nerede iskân ve infak ve talim edilmeleri lazım geleceğinin vilayetlerde bilmuhabere kararlaştırıl[ması]…”[24]

Darülhayr-i Ali, II. Abdülhamid tarafından (kuruluşunda Ermeni çocukların korunması gayesi de yer almaktaydı) Müslüman yetim ve kimsesiz çocuklar için kurulan ilk kurum olmakla birlikte, çeşitli vilayetlere dağılan ıslahhanelerin de birer darüleytam işlevleri olduğu bilinmektedir.[25]

5. Yetimler Yurdu: Darüleytamlar (1914)

Balkan Savaşları(1912-1913) sonrasında İstanbul’a göç eden büyük göçmen kitlelerinin yerleştirilmesi, istihdamı, iaşesi ve çocuklarının eğitimi dönemin iktidarı için büyük bir sorun olarak ortaya çıkmıştır. Bu sorunlardan en acili olarak çocukların eğitimi için ‘İskân-i Asayiş ve Muhacirin Müdüriyeti’ duruma el koyup çözmeye çabalamıştır. Bu amaçla bütün sanayi okullarına yazı gönderilerek sanayi mekteplerinin kaç yetim öğrenciyi alabilecekleri sorulmuş; ancak Muhacirin Müdüriyeti kabul edilmesi istenen şehit yetimlerinin, sanayi mekteplerinin toplam öğrenci sayısının %30′undan az olmaması şartını da belirterek birçok çocuğun eğitime devamları sağlanabilmiştir.[26]

Savaş yetimlerinin bir diğer sorunu da barınma ihtiyaçlarının giderilmesiydi. Ancak savaşlar sonucu başta İstanbul olmak üzere kentlere göç eden nüfusun barındırılması ciddi bir sorun teşkil ettiğinden, bu sorun zamanla ciddi bir asayiş sorunu haline de dönüşmeye başladı.

“1877-78 Osmanlı-Rus Harbi, Balkan Savaşları, 1.Dünya Savaşı olmak üzere birçok savaşa giren Osmanlı’da verilen şehitlerle yetimlerin sayısı hayli artmıştı. Yetimlerin sayısının, diğer yetimlerle birlikte 100.000 olduğundan bahsediliyordu. 100.000 yetimden ancak 10.000′i eytamhanelerde barındırılabiliyor, diğerlerine imkân sunulamıyordu. Kalan 90.000′in hepsi açıkta değildi ama açıkta kalan yetimlerin çokluğu dikkat çekiciydi. (…)Yetimlerin çokluğu ve çoğunun eytamhanelerde barındırılamaması mecliste tartışılırken, açıkta kaldıklarından bahsediliyordu. Yetimlerin çokluğuna karşılık, devletin elinde yetimleri barındırabilecek 65 eytamhane vardı ve burada barınan yetimler 11.680 kişiydi.”[27]

Yetimhanelere yerleştirilemeyen ve aileleri tarafından bakılamayan çocuklar daha sonra sokakta çalışan çocuklar ve dilenen çocuklar olarak kentsel asayişle ilgili sorunların kaynağı olmaya başladı. Tek başına sivil inisiyatiflerin baş edemeyeceği çapta bir ‘savaş yetimleri, kimsesizler ve korunmaya muhtaç çocuklar’ kitlesi ortaya çıkmıştır. Bu nedenle dönemin iktidarı olan İttihat ve Terakki Yönetimi, bütçesini doğrudan devletin karşıladığı ve yönetimini devlet adına partiye bağlı bir genel müdürlük seklinde düzenlediği yaygın ‘yetimhaneler’ (darüleytamlar) örgütlenmesine girişmek durumunda kalmıştır.[28]

Darüleytamlar’a kabul edilebilmek için öncelikle şehit çocuğu yahut anadan ya da babadan mahrum olmak şarttı. Annesi vefat etmiş, babası askere alınmış ve iaşesini temin edecek kimsesi bulunmayan çocuklar veya ana-babasından birisi olmayıp, diğeri de deli ve kötürüm olanlar yahut çocuğun ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar ihtiyar ya da hasta olanlar ile harp nedeniyle çok fakir düşüp, devlet tarafından geçimi sağlananlar kabul edilmekteydi. Darüleytam’a girecek çocuklar için önce Darüleytam idarelerince tanzim edilen matbu tahkîk-i hüviyet varakası usulüne göre doldurularak ilgili birimlerce tasdik edilir ve mektep idaresine teslim edilirdi. Akabinde çocuğun sağlık durumu Darüleytam tabibi tarafından kontrol edilip, sağlıklı olduğu tespit edildikten sonra çocuk Darüleytam’a alınırdı. Darüleytam’da okuyan çocuklar ilgi ve yeteneklerine göre sınıflandırılarak, kabiliyetli görüldükleri alanda eğitim almaları sağlanırdı.[29]

1916′da kabul edilen kanunlarla, Dârüleytâmlara gelir bulunmak istendi ise de, bir netice alınamadı. İttihat ve Terakki Partisinin kötü idaresi dolayısıyla, sahipsiz kalan çocukların pek çoğu, açlık ve sefaletten hayatını kaybetti. 1918′de savaşın bitmesi ve mütârekenin imza edilmesinden sonra İstanbul’a gelen İtilaf devletlerinin, okul binalarına yerleşmesi sonucu, binlerce çocuk tekrar açıkta kaldı. Bunlardan bir kısmı, boş saraylara yerleştirilirken bir kısmı da İstanbul dışındaki vilayetlerde, kapatılan okullara yerleştirildiler. Kalan öğrenciler, İstanbul’da toplanıp, Şehir Yatı Mektebi adıyla Özel İdare’ye devredildiler. Bu öğrencilerden yetenekli olanlar, 1927′de Dârüşşafaka’ya alındılar. Kısa bir süre sonra, Dârüleytâm tamamen kaldırıldı.[30]

6. Kurtuluş Savaşı Yılları ve Kazım Karabekir’in Çalışmaları

Savaş koşulları nedeni ile devletin doğrudan çocukları koruma işlerinde sorumluluk aldığı diğer çalışmalar ise Kazım Karabekir’in Doğu Cephesi komutanı iken yaptığı çalışmalardır. Kazım Karabekir askeri bir kişilik olarak daha çok Kurtuluş Savası dönemindeki Doğu cephesi komutanı olarak başarılı bir sima olarak bilinmektedir. Karabekir doğuda bulunduğu sürece yalnız askeri ve siyasi alanda değil, eğitim sahasında da çok büyük hizmetler yapmıştır. Ermenilerce katledilen ailelerin yetim yavrularına gerçek bir baba olmuş 4.000 erkek 2.000 kız evladı sefaletten kurtarmış ve vatana faydalı meslek sahibi bireyler haline getirmiştir.[31] “Hayatımda bana zevk veren hayli başarılarım vardır: En zevklisi binlerce bakımsız çocuğun hayat ve geleceğini kurtarmak olmuştur” diyen Kazım Karabekir, çocukların eğitiminin yanı sıra halkın eğitimi ile de uğraşmıştır. Erzurum ve Sarıkamış’ta okullar kurmuştur. Oysa özellikle savaş döneminde Doğu illerinde çocuklara yönelik doğrudan birçok çalışmalar yaptığı gibi, savaş sonrasında da konunun takipçisi olarak ilgisini sürdürmüştür. Kişi olarak Kazım Karabekir’in korunmaya muhtaç çocuklara yönelik ilgisinin temelinde ise ailesinden devraldığı kişilik özelliklerinin de önemli bir rol aldığı görülmektedir. Bu durumu kendisi söyle açıklıyor:

“Yoksullara yardım zevki bende pek küçük yaşlarımda yer etmiştir. Memleketimizin birçok yerlerini beraber dolaştığım ve küçük yaşımda kaybettiğim babamdan da, sonraları anamdan da yoksul çocuklara yardımı ve hele bayram günlerinde onlara çamaşır, elbise, harçlık vererek sevindirmek âdetini görmüş ve o vicdan hazzını bir düzeye tatmıştım. Ailemizin himayesinde birçok kimsesiz çocukları yetiştirmiştir. Ben 1905 sonunda genelkurmay yüzbaşılığı ile Manastır’a kıta hizmetini (staj) yapmaya gittiğim zaman bakımsız çocuklara bu aile geleneğini devam ettirdim. Vazife icabı sık sık köylerde dolaşırdım. Köy mekteplerinde fakir çocuklara defter, kalem, mendil gibi hediyeler götürdüm.”[32]

Karabekir’in ailesinden aldığı terbiye ve alışkanlıklarla başlayan çocuk ilgisi zamanla daha sistemli ve uzun süreli bir ilişkiye dönüşmüştür. Her gittiği yerde okulları ziyaret ederek ve bakımsız çocuklara çeşitli yardımlar sağlıyordu. Çoğu kez de okulların genel durumu, ihtiyaçları ve daha çok çocukların beslenmeleri ile ilgileniyordu. Ayrıca gittiği yerlerde eğer varsa yurtlarını (darüleytamları) ziyaret etmeye özen gösteriyor ve yiyecek hususundaki eksikliklerine ordunun imkânlarıyla yardım ediyordu. Ziyaret edip çeşitli yardımlar sağladığı yurtlara Diyarbakır, Tekirdağ, Erzurum yetim yurtları sayılabilir. Ancak idealinin ‘çocuklar kasabası’ kurmak ve burada bakımsız çocuklardan bakımlı bir ‘çocuk ordusu’ oluşturarak burada doğrudan bir eğitici olarak görev almak olduğunu belirtmektedir. Bu idealini gerçekleştirmede de Erzurum ve Sarıkamış’ta başarılı olduğunu belirtmektedir.[33] Kazım Karabekir Ordu kanalıyla yaptığı bu çalışmalarını da ‘devlet koruması’ olarak nitelemektedir.[34] 1919 yılında Trabzon’a ve buradaki işlerini bitirdikten sonra 3 Mayıs’ta Erzurum’a geçen Karabekir yollarda perişan çok sayıda çocuk gördüğünü ve bu durum üzerine yardım çalışmalarına Erzurum’da başladığını belirtmektedir. Bir yandan askeri görevini yürüten Karabekir böylece ideali olan ‘çocuklar ordusu’nu kurma çalışmalarına başlamış oluyordu. Bu amaçla 24 Mayıs 1335 (1919)’da Erzurum Darüleytamından (yetimler yurdu) ilk olarak yaşı 12’den yukarı olanlardan 33 çocuk alarak mevcut iki kolorduluk ‘sanayi takımları’na vererek çocukları ordu hizmetine almaya başladı. Ayrıca terhis dolayısı ile boşalan kadroları Erzurum’dan yeni gelenlerle doldurmaya başladı. Bu çocukları bir asker gibi yedirmeye, giydirmeye ve beden terbiyesi yaptırmaya başladı. Bu çocuklar günün yarısın da okuma yazmaya, yarısın da ayrıldığı sanayi şubesine göre terzi, kunduracı, saraç çıraklığına başladılar. Bu çalışmalarını resmileştirmek için de İstanbul hükümeti Harbiye Nezareti’ne resmen yazan Kazım Karabekir, bu yöntemin yaygınlaştırılmasını da teklif etmiş ve Harbiye Nezareti bu teklifi kabul etmiştir.[35] Bu talebe ise iki gerekçe sunuyordu: Terhisler nedeniyle birliklerin sanayi mekteplerinde yüzlerce bos yer olması ve Doğu’da yüzlerce bakımsız çocuğun ölüme mahkûm bir halde şehirlerde sefil bir halde dolaşıyor olması.[36]

Kazım Karabekir’in çocuklara yönelik çalışmaları sadece çocuk ordusu ya da kasabası ile sınırlı kalmamıştır. Bizzat kurulmasına ön ayak olduğu ya da desteklediği çok sayıda kurum vardır. Örneğin Erzurum’da sanayi mektebi ve ‘Leyli Eytam İptidai Mektebi’, ‘Erzurum Ana Mektebi’ ve ‘İş Ocağı’ bunlar arasındadır. Bu okullardan mezun olan çocuklar belli bir yas sonrasında ordu’nun emrine alınmaktadır.[37] Kazım Karabekir’in sanayi mektebi ya da çocuk ordusu gibi çözümleri esas olarak erkek çocuklarına yönelikti. Kız çocuklarına yönelik ise sistemli bir çaba içinde değildi. Ferhunde Özbay Kazım Karabekir’in ‘Çocuk Davamız’ kitabında kimsesiz kız çocuklarına ilişkin çalışmalarını üç noktada topladığını belirtmektedir:

“1. Kimsesiz kız çocuklarının arasında yasları uygun olanlar, Karabekir’in açtıgı okulları bitiren kimsesiz erkek çocuklarla evlendirilmektedir.

2. Kızların bir bölümü ebe ve dikis kurslarına gönderilerek köylere dağıtılmıştır.

3. Ancak daha küçükler ailelere dağıtılmaktadır.

Görüldüğü gibi olağandışı bir konjonktürde, savaş koşullarında kimsesiz kalmış çocuklara yönelik ciddi çalışmalar yapmış olan Kazım Karabekir, o dönemde yaşanan savaş mağduriyetinin çocuklar üzerindeki olumsuz etkisini bir nebze olsun hafifletmiştir.

Sonuç

Osmanlı Devleti, 19. yüzyılda yoğun savaşlar dönemini yasamış ve Avrupa’da, Balkanlarda, Kafkaslarda, Ortadoğu ve Afrika’da pek çok toprak kaybetmiştir. Savaşlar nedeniyle çocuklar yetim ve öksüz kalmış, başta İstanbul olmak üzere Rumeli ve Anadolu’ya göçler başlamıştır. Şehirlere gelen göçmenler barınma, beslenme, sağlık gibi temel problemlerle karşılaşmışlar, bu durum da dilenciliğin ve suç oranlarının artmasını tetiklemiştir. Özellikle çocukların korunmaya muhtaç duruma düşmesi Devletin tedbir almasını zorunlu hale getirmiştir. Osmanlı’nın Gelişme Dönemi’nde hayırseverler ve gönüllü kimselerin katkıları ile oluşturulan vakıflar sayesinde sosyal sorumluluk duygusu ile yürütülen hizmetler yetersiz kalınca kurumsal yapılanmalara ihtiyaç duyulmuş ve zamanın devlet yöneticileri de şartlara uygun Kuruluşların açılmasını sağlamışlardır. Özellikle II. Abdulhamid’in gayretleri ile kurulan kışla tipi yatılı bakım ve eğitim kurumları Cumhuriyet Dönemi Türkiyesi’nin çocuk koruma sisteminin oluşmasına da kaynaklık etmiştir. Günümüzde bile korunmaya muhtaç çocukların bakım ve korunma altında bulundukları kuruluşlar olan Çocuk Yuvaları ve Yetiştirme Yurtları Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi toplu yaşam modelinin uygulandığı, koşulları iyileştirilmiş ve standartları yükseltilmiş kışla tipi binalarda hizmet vermektedir. Ancak 21. yüzyılda toplu yaşam modeli yerine, müstakil ev ortamı ya da apartmanlarda diğer ailelerle birlikte yaşama imkânı sağlanan Sevgi Evleri ve Çocuk Evleri modelleri uygulanmaya başlamıştır. Korunmaya muhtaç çocuklar alanında son iki yüz yılda edinilen bakım, koruma ve eğitim tecrübesi sonucunda oluşan ortak kanaat şudur: “Çocukların en sağlıklı kişilik gelişimi ancak aile ortamında sağlanabilmektedir.”


[1] İbrahim Sarıçam ve Seyfettin Erşahin, İslam Medeniyet Tarihi. Ankara: T.D.V. Yayınları, 2007, s.223.

[2] Mustafa Armağan, Geri Gel Ey Osmanlı, İstanbul: Ufuk Kitap, 2007, s. 269-270.

[3] Sarıçam ve Erşahin, s.229

[4] Mehmet Ö. Alkan, “Sivil Toplum Kuruluşlarının Hukuksal Çerçevesi 1839-1945″, Tanzimat’tan Günümüze İstanbul’da STK’lar, A.N. Yücekök, İ. Turan, M.Ö. Alkan (Edt.), İstanbul: Tarih Vakfı Yayını, 1998, s.61-62.

[5] İlber Ortaylı, Osmanlı Toplumunda Aile, İstanbul: Pan Yayıncılık, 2000, s.111.

[6] Abdullah Karatay(SHU), Cumhuriyet Dönemi Korunmaya Muhtaç Çocuklara İlişkin Politikanın Oluşumu, Marmara Üniversitesi S.B.E. (Basılmamış Doktora Tezi), İstanbul:2007, s.101.

[7] Nesimi Yazıcı, “Niş Islahhanesi’nden Haber Var”, Kültür Dergisi, Sayı:12 (Sonbahar 2008), s. 27.

[8] Yazıcı, a.g.m., s.31.

[9] Karatay, a.g.e., s.112

[10] Karatay, a.g.e., s.112.

[11] Aylin Koç, “Öksüz ve Yetimler için Kurulmuş Bir Eğitim Kurumu: Darüşşafaka”, Savaş Çocukları Öksüz ve Yetimler, İstanbul 2003, s. 183.

[12] Aynur Soydan, “Darüşşafaka Tarihinden Kesitler”, Yakın Dönem Türkiye Araştırmaları Dergisi, İstanbul 2003, Sayı:3, s. 251.

[13] A. Soydan, a.g.m., s. 257.

[14] Hakan Aytekin, 1914-1924 Yılları Arasında Korunmaya Muhtaç Çocuklar Ve Eğitimleri, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), İstanbul 2006, S.22.

[15] Cafer Çiftçi, “Osmanlı Devleti’nde Yetim Keseleri”, Kültür Dergisi, Sayı:12 (Sonbahar 2008), s. 47.

[16] “Eytam İdaresi”, Türk Ansiklopedisi, Cilt XVI, 1968, Ankara: M.E.B., s.56.

[17] Nuran Yıldırım, İstanbul Darülaceze Müessesesi, İstanbul: Darülaceze Vakfı Yayını, 1996, s.8.

[18] Karatay, a.g.e., s.114.

[19] Nuran Yıldırım, İstanbul Darülaceze Müessesesi Tarihi, İstanbul: Darülaceze Vakfı Yayını, 1997, s.15-22.

[20] Hakan Aytekin, 1914-1924 Yılları Arasında Korunmaya Muhtaç Çocuklar Ve Eğitimleri, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), İstanbul 2006, S.28-29.

[21] Aytekin, a.g.e., s.29.

[22] Karatay, a.g.e., s.119-120.

[23] Nadir Özbek, “İkinci Abdülhamid ve Kimsesiz Çocuklar: Darülhayr-i Ali,” Tarih ve Toplum, S. 182, Şubat 1999, s. 11.

[24] Özbek, a.g.m., s.13.

[25] Karatay, a.g.e., s.121.

[26] Ebubekir Sofuoglu, “Osmanlı Devletinde Yetimler İçin Alınan Bazı Tedbirler,” Savas Çocukları-Öksüzler ve Yetimler içinde, (edt.) Emine Gürsoy-Naskali ve Aylin Koç, (kendi yayınları), İstanbul: Umut Kağıtçılık, 2003, s.49

[27] Sofuoglu, a.g.e., s.53-54

[28] Karatay, a.g.e., s.138-139.

[29] Aytekin, a.g.e., s.70.

[30] http://ansiklopedi.turkcebilgi.com/Darüleytam (02.01.2009)

[31] http://www.kazimkarabekirvakfi.org.tr/ (02.01.2009)

[32] Kazım Karabekir, Çocuk Davamız 1, İstanbul: Emre Yayınları, 1995, s. 9.

[33] Karabekir, a.g.e., s.10

[34] Karabekir, a.g.e., s.11-12

[35] Nuri Köstüklü, “Kâzım Karabekir’in Açtığı Okullar,” Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Sayı 5, Temmuz 1985, İstanbul, s. 31.

[36] Karabekir, a.g.e., s.15-16.

[37] Köstüklü, a.g.m., s. 31 ve 34.

Zeki Karataş / Sosyal Hizmet Uzmanı

Kaynak: http://www.manevisosyalhizmet.com/?page_id=225

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Anti-Spam Quiz: